Havalar soğumaya başlamış, yolun ilerisindeki nehir köprüleri henüz tamamlanmamıştı. Kalıcı köprüler yapılıncaya kadar geçici hizmet köprüleri kurmam emredildi. En büyüğü on bir metre uzunluğunda, sekiz metre genişliğinde tasarlanmıştı. Birkaç manga işe verildi; planları anlattım ve her gün denetledim.
Taburdan eli işe yatkın otuz asker seçip büyük köprüyü kuracak bir mangada topladım. Ormandan ağaç kestik, tahta hazırladık. Adamlarım ustaydı; güzel ve sağlam bir köprü yaptık. Adnan şaşkınlıkla bunun beton köprüden bile iyi olduğunu söyledi. Küçük bir model hazırlayıp teftiş makamına gönderdi.
İş bitmeden az önce teftişten bir albay geldi. Köprüyü inceleyip kimin sorumlu olduğunu sordu; Adnan beni gösterdi. Albay elimi sıktı ve bir aylık izin verdi. Sonra fotoğrafçı çağırıp köprünün önünde poz verdi, beni de yanına aldı. Adı Cevdat Bey’di; fotoğrafın bana ulaştırılmasını sağladı. Onu hâlâ saklarım.
O sırada Millî Savunma Bakanlığı, yoğun kar yüzünden birliklerine dönemeyecekleri kaygısıyla doğu illerinden gelenlere izin verilmemesini emretmişti. Van ile Başkale özellikle sayılıyordu. Yine de formu doldurup ikametgâhımı Başkale yazdım; belki onaylayan memur yeri tanımazdı. Kâğıdı doğrudan albaya götürdüm, hemen imzaladı.
Manisa’dan trenle hattın sonu Diyarbakır’a gittim. Oradan at kiralayıp altı günde Van’a ulaştım; yeni bir atla Başkale’ye devam ettim. Evde çevre köy muhtarlarından yolların altı ay açılmayacağını belirten belgeler aldım. Böylece iznim yarım yıl sürdü; sonra birliğe döndüm.
Döndüğümde albay oradaydı. Muhtarların yazılarını gösterince öfkelendi; genelgeye rağmen bana kimin izin verdiğini sordu. Formu uzattım. Altındaki kendi imzasını görünceye kadar ısrar etti; imzayı tanıyınca söyleyecek söz bulamadı.
Bu arada denetlediğim birlikler dağıtılmış, ben de başka bir birliğe verilmiştim. Üstün bir asker olduğumu ve mesleki işlerin bana emanet edilebileceğini yazan tavsiye mektubu aldım. Yedinci Birliğe vardığımda önceki birliğin mühendisi olduğumu söyleyince adımı tanıdılar.
Birkaç gün sonra birliği Sındırgı’ya taşımam emredildi. Şehrin dışında kamp kurduk, uygulama planlarını aldım. Köprü temelleri için bir mahalle yıkılıyordu. Çizimle sahayı karşılaştırınca uyumsuzluk gördüm: temelin ön cephesi plandaki yerinden yaklaşık yarım metre kaymıştı.
Sonucumu yol işlerinin başmüdürüne yazdım. Ertesi gün dört mühendisle geldi. Yolu, temeli ve planları incelediler; beni çağırıp açıklama istediler. Aynı gün iş durduruldu. Yapılanların tümü yıkıldı, dokuz komşu bina daha kaldırıldı. Başmüdürden teşekkür mektubu aldım; yıkımın sürdüğü iki ay boyunca işsiz dinlendim.
Şehre gittiğim bir gün Başkale’den tanıdığım belediye saymanı Osman Balaglonu’ya rastladım. Kendisi de eşi de sevimli insanlardı; sık sık birlikte yemek yer, tavla oynardık. Bir gün uğramasam beni aratırdı. Sındırgı’daki diğer tanıdıklar da sıcak davrandı; zaman çabuk geçti.
Yıkım tamamlanınca birliğe çağrıldım. Komutan Nuri Bey beni sevinçle karşılayıp yeni bir emir gösterdi: mallarına el konmuş, Aşkale’de çalıştırılmış dört yüz elli vergi borçlusu kazma kürek işi için bize gönderilecekti. Bunların zengin gayrimüslimler olduğunu söyledi; biraz kolaylık sağlarsak kendilerinden para alınabileceğini ima etti.
Hazırlığa başladık: çadır yeri ayırdık, mutfağı büyüttük, yatak ve battaniye düzenledik. O günlerde Cumhurbaşkanı İnönü Kahire’de bir konferanstaydı.1 Bize ulaşan anlatıya göre gayrimüslimler orada kendisine karşı gösteri yapmış, azınlıkların mallarını almak ve onları zorunlu çalışmaya göndermekle suçlamıştı.
Dönüşünden sonra, bize anlatıldığı biçimiyle, İnönü Başbakan Saracoğlu’na Varlık Vergisi borçlarını bağışlamasını emretti ve borçlular evlerine gönderildi.2 Beklediğimiz dört yüz elli kişi de gelmedi. Komutan büyük hayal kırıklığına uğradı, çadırlar boş kaldı; benim terhis zamanım yaklaştı.
Terhis belgem Akhisar’a imzaya gönderilmişti, fakat birden bütün terhisler durduruldu. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru 23 Şubat 1945’te Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti.3 O zaman bunu Amerika ile İngiltere’nin gönlünü kazanmak için yaptığını düşünmüştüm. Durdurma yüzünden terhisim dokuz ay gecikti.
Bu sırada hastalanıp yatağa düştüm. Arkadaşlarım hastaneye göndermeyip kendileri bakmayı seçti; özenleriyle iyileştim. İşe dönüp her gün üç yüz kişiyi sahaya çıkarıyor, akşam çalışmalarını denetliyordum.
Yeni gelenler arasında, kardeşinin eşi aracılığıyla dolaylı tanıdığım biri vardı. Benim Aramice lehçemi, Lişan Didan’ı konuşuyordu; fakat beni tanımıyordu ve İstanbul’dan geldiğinde ben hâlâ hastaydım.4 Verildiği birlikte bütün ağır işleri ona yüklemişlerdi. Denetime gittiğimde ellerini kanayan kesikler içinde gördüm. Arkadaşlarımdan onu korumalarını istedim; iki gün sonra kendi birliğime aldım.
Görevi ormandan kuru odun getirmek, çadırımdaki sobayı yakmak, erken kalkıp ateş ve çay hazırlamaktı. Her sabah birlikte çay içtikten sonra işe çıkardım. Önceki eziyetten kurtulduğuna öylesine sevindi ki bana “Allah’ın elçisi” dedi ve ailesine hakkımda yazdı.
Bir gün subay onu çadırımda gördü. Gözü açık birini seçip işimi öğretmemi istemişti; neden özellikle bu adamı seçtiğime şaştı. Görünüşüne aldanmamasını, yeteneğini yakında göreceğini söyledim. Gerçekten de temizlikte çok iyiydi; giysilerimi yıkayıp ütülüyor, hep yeni gibi tutuyordu. Çadırı ikinci bir örtüyle kapladık; subaylarınkinden bile düzenli bir oda oldu. Bana verilen ata da o bakıyor, yemleyip suluyor, sabah eyerleyip teftişe çıkmam için getiriyordu.
- Özgün editörün notu: Aralık 1943.
- Özgün editörün notu: Mart 1944. Diplomatik belgeler ve basına dayanan bir çalışma, Varlık Vergisi Kanunu’nun 15 Mart 1944’e kadar yürürlükte kaldığını belirtir. Ana metindeki nedensellik anlatıcının tanıklığı olarak korunmuştur. Bkz. International Repercussions of the Capital Levy (erişim: 3.9.2026).
- Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Şubat 1945’te Almanya ve Japonya’ya savaş ilanını oybirliğiyle kabul etti. Bkz. TBMM’nin 1452 sayılı kararı (erişim: 3.9.2026).
- Özgün editörün notu: Aramice Lişan Didan lehçesi.