Başkale‘ye vardığımızda kasabada yirmi sekiz Yahudi ailesi yaşıyordu. Yıllarca süren sıkıntı, açlık ve acı insanların yüzlerine işlemişti. Çocuklar öylesine çok ot yemişti ki karınları hamile bir kadının karnı gibi şişmişti; buna rağmen kıtlık günleri henüz sona ermemişti. Kasabanın nüfusu azdı; herkes birbirini tanır ve birbirine saygı gösterirdi. Gece çökünce insanlar evlerine kapanır, sokaklarda yiyecek arayan kurtlarla çakallar dolaşır, köpekleri ve sokak kedilerini parçalardı.
İlk evimiz dört duvarla çevrili sade bir mekândı. Çok geniş bir kapı içeri ışık alıyor, tavanda da açık bir delik bulunuyordu. Ortada toprağa gömülü derin bir ocak vardı1; onunla ısınıyor, yemek pişiriyor ve ekmek yapıyorduk. Ocağın üzerine kısa ayaklı bir masa koyardık. Başkale‘nin kışı uzun ve sertti2, fakat kasaba halkı bu koşullara alışkındı. Ocak, alçak masa ve tavandaki açıklığıyla odanın oluşturduğu bu düzene “kürsü” derdik. Masanın çevresine halılar ve döşekler sererdik. Soğuk kış günlerinde büyük yün örtülere sarınarak bunların üzerinde oturur, ayaklarımızı örtülü masanın altına uzatıp ocaktan gelen sıcaklıkla ısınırdık. Geceleri de aynı döşeklerin üzerinde hep birlikte uyurduk.
Ağabeyim Şimon‘un terzilikten kazandığı az miktardaki para elimize geçmeye başlayınca durumumuz düzeldi.3 O yaz evi genişlettik; iki oda daha ekledik ve dışarıda hayvanlar için bir ahır yaptık. Kasabada usta ya da duvarcı bulunmadığından odaların güzel pencerelerini kendi ellerimizle yaptık. Komşuların gözünde yeniliğin ve ilerlemenin bir örneği olmuştuk; odaları görmeye ve bizden öğrenmeye gelirlerdi. Kasaba zamanla büyüdü ve sonunda devlet daireleri için bir bina yapma zamanı geldi.
Savaştan önce Başkale, bizim kullandığımız ifadeyle, “mutasarrıf” statüsündeydi. Yetkililer şimdi kasabayı büyütmek, şehir — “şahir” — düzeyine çıkarmak ve burada bir vali için merkez hazırlamak istiyordu.4 Ne var ki Irak, İran ve Türkiye arasındaki sınır bölgesi hassastı; Simko da Irak’taydı. Ayrıca İngilizlerin yakınlarda yeni bir şehir kurmayı planladıkları söyleniyordu. Bu nedenle yetkililer dikkatlerini Hakkâri‘ye yöneltmeye ve genişlemeyi oraya vermeye karar verdiler. O sırada Ermenice bir ad taşıdığı söylenen Hakkâri, Başkale‘den bile daha harap durumdaydı. Böylece bizim kasabamız kaza statüsünde kaldı.
Bize anlatıldığına göre Simko Irak’ta iyi karşılanmış, İngilizler ona birkaç köy vermiş ve sonunda Musul çevresinde kendisine bir yer bulmuştu.5 Buna rağmen bir süre sonra yeniden Türkiye sınırına gelerek Türklerden sığınma istediğini duyduk.
Sınır Başkale‘ye çok yakındı. Ankara’dan, Simko‘yu karşılamak, Türkiye’ye kabul etmek ve seçtiği köylere yerleşmesine izin vermek üzere derhal bir heyet kurulması emri geldi. Heyette mal memuru ile müftü bulunuyordu. Kasabada az kişi yaşadığından, müftünün önerisiyle beni de heyete aldılar. Biz yola çıkmaya hazırlanırken İranlıların da onu karşılamak üzere benzer bir heyet kurduğunu öğrendik. Simko ileriyi gören bir adamdı: Türklerin eline düşerse kaçmasının zor, İranlılardan kurtulmasının ise daha kolay olacağını biliyordu. Biz sınır bölgesine varıncaya kadar İranlıların teklifini kabul ettiğini ve altmış bin adamıyla sınırı geçerek Salbak adlı şehre yerleştiğini duymuştuk.6
- Özgün editörün notu: Ocak yaklaşık 70 cm derinliğindeydi; yalıtkan malzemeden yapılmış ve toprağa gömülmüştü. Ucundaki açıklık, ateşe oksijen sağlamak ve dumanı dışarı atmak için bir boruyla duvarların dışına bağlanmıştı.
- Özgün editörün notu: Yılda yaklaşık beş ay kar, buna ek olarak yaklaşık üç ay kış yaşanırdı.
- Dr. Moti Zaken, okuduğu nüshada Sinyor’un ağabeyinin terzi mi yoksa tüccar mı olduğunun açık olmadığını belirtti. Michael Demirel, 14 Mayıs 2020 tarihli yazışmada Şimon‘un terzi olduğunu açıkladı; buradaki ifade buna göre belirginleştirildi.
- Özgün editörün notunda kaza, mutasarrıf ve şehir farklı yerleşim dereceleri olarak açıklanmıştı. Açıklama: Osmanlı terminolojisinde bunlar şehir dereceleri değil, idarî birimler ve makamlarla ilgili terimlerdir. Kazayı kaymakam, sancak veya livayı mutasarrıf, vilayeti ise vali yönetirdi. Bkz. MUTASARRIF – TDV İslâm Ansiklopedisi (erişim: 3.9.2026).
- Tarihsel not: Günlüğün İngilizlerin Simko‘ya birkaç köy verdiği yolundaki tanıklığı metinde korunmuştur. Martin van Bruinessen, Simko‘nun Ağustos 1922’deki yenilgisinden sonra Türkiye üzerinden Irak’a kaçtığını; orada saygıyla karşılanmasına rağmen Kürt müttefiklerinden yardım görmediğini; 1923’te Türk desteği arayışının da sonuçsuz kaldığını ve 1924’te affedilerek İran’a döndüğünü belirtir. Köylerin verildiği iddiası bu kaynakta doğrulanmamıştır. Bkz. Martin van Bruinessen, s. 90–91, A Kurdish Warlord on the Turkish-Persian Frontier (erişim: 3.9.2026).
- Tarihsel not: Altmış bin sayısı anlatıcının tanıklığı olarak korunmuştur. Van Bruinessen, Simko‘nun askerî gücünün Temmuz 1922’deki zirvesinde yaklaşık on bin kişiye ulaştığını, yenilgisinden birkaç gün sonra ise binden az sadık adama düştüğünü tahmin eder. Günlük “savaşçıları” değil “adamları” dediğinden bu mutlaka doğrudan bir çelişki değildir; yine de sayı başka bir kaynakta doğrulanmamıştır. Bkz. Martin van Bruinessen, s. 89–91, A Kurdish Warlord on the Turkish-Persian Frontier (erişim: 3.9.2026).