İçeriğe geç
Bölüm 4 – Başhalan

Simko’nun Sonu

Simko Irak’ta yerleşmiş, güç ve nüfuz kazanmıştı. Bir gün Bağdat’tan bir İngiliz albay gelerek İngiliz kuvvetleri komutanının kendisiyle görüşmek istediğini bildirdi. Simko daveti kabul etti. Adamlarını da götürmek istedi, fakat iki yakınının yeterli olacağı söylendi. Bunun üzerine Ahmed Ara ve sırdaşı Ferzan’la birlikte subayın otomobiline binip yola çıktı.

Yolculuk sırasında Ahmed Ara’yı ağır bir kuşku sardı. “İngilizler tavşanı otomobille yakalar,” dedi. “Şimdi bize de aynı şeyi yapıyorlar; kendi ayağımızla esarete gidiyoruz.” Aracın durmasını istedi, fakat Simko onun aklını kaçırdığını düşündü. Ahmed beklemedi: tabancasını çekip yanlarındaki İngiliz subayı vurdu, ardından şaşkın sürücüye geri dönüp onları aşiretlerine götürmesini emretti.

Adamlarına ulaştıklarında Simko derhal bölgeden ayrılmaları gerektiğini söyledi. Türkiye sınırına yönelip sığınma istediler. Daha sonra Simko İran’a dönmeyi seçti. Kuzeydeki hâkimiyetini yeniden kurdu; Kora Korey ile kendi aşireti Abduyi dâhil yerel aşiret reislerini çevresinde topladı ve adamlarını kendilerine ayrılan yerlere yerleştirdi. Her gün aşiretleri dolaşıyor, kendi aşiretinin en düzenli ve güçlü topluluk olmasına özen gösteriyordu.

Kendisine verilen topraklar Kürt bölgeleriydi. Küçük bir İran birliğinin bulunduğu köylerden birini ziyaret ettiğinde karakol komutanı onu yemeğe çağırdı. Simko, devletin burada boş yere para harcadığını söyledi: kendi adamları varken bütün bu “çocukları”, yani askerleri, neden burada tutuyorlardı?1 Subay nazikçe karşılık verdi, fakat küçümseyici hitap hoşuna gitmedi ve zihninde bir plan kurmaya başladı.

Karakol köyün dışındaydı; ona giden yol duvarların arasından geçiyordu. Subay yirmi askerine gizlice yüksek mevzilere çıkmalarını ve emrini beklemelerini söyledi. Kendisi geri çekilirse ilk hedefleri Simko olacaktı. Aynı zamanda Simko’ya bir mektup göndererek ertesi gün kıdemli bir İranlı subayın teftişe geleceğini ve onunla görüşmek istediğini bildirdi; kendisini karşılama heyetine katılmaya davet etti.

Simko kabul etti ve öğle vakti yaklaşık yüz kırk atlı aşiret önderiyle geldi. Yolda bir toz bulutunun içinden çıkan İranlı süvari, Simko’ya yazılmış bir mektup getirdi. Simko okuma bilmediği için yüzbaşıdan yüksek sesle okumasını istedi. Kıdemli subay, otomobilinin bozulduğunu, Tebriz’de kalmak zorunda olduğunu ve görüşmenin ertesi gün saat üçe ertelendiğini bildirip özür diliyordu. Mektup “Emirleşker” — ordu kumandanı — diye imzalanmıştı.2

Yüzbaşı mahcup görünerek Simko ile adamlarını karakola dönmeye, çay içip dinlenmeye çağırdı. Simko daveti kabul etti. Süvariler karakola giden sokağa girince yüzbaşı bir bahaneyle geride kaldı. Kuşku doğmaması için kapı kapalıydı; grup kapıya ulaştığı anda damdaki on dokuz asker birlikte ateş açtı.

Anlatıya göre Simko’nun doksan beş adamı vuruldu. Simko, büyük oğlu ve yanındakilerin çoğu kaçamadı. Askerler başını kestiler; birkaç adamı ise kurtulup Tebriz’e ulaştı.3 İran hükümeti, en büyük sıkıntılarından saydığı kişinin ölümünü sevinçle karşıladı. Yüzbaşı terfi ettirildi, Simko’ya bağlı aşiretler dağıldı.

Ölüm haberini duyunca başımızdan geçenleri düşündüm. “Başkasına kötülük eden kendine kötülük eder” sözünü hatırladım. Simko nasıl Mar Şimon’u tuzağa düşürüp öldürdüyse, başkaları da ona tuzak kurup onu öldürmüştü.

Bence Mar Şimon’un kötü niyeti yoktu. Ruslar Başkale ve çevresine girip köylüler İran’a sığındığında yoksullara ve mültecilere yardım etti. Müslüman, Yahudi ya da Hristiyan ayırmadan aylık bağladı; muhtaçlar her hafta Husreva’ya gidip paylarını alırdı.

Asıl adı Benyamin’di; Mar Şimon dinî unvanıydı. Onu kendi gözlerimle görmüştüm: orta boylu, siyah saçlı, makamına yakışan sakallı bir adamdı. Halkı ona derin bağlılık gösteriyor, silahlı olarak canını koruyordu. Amerika’da da destekçileri olduğunu ve dağıttığı paranın onlardan geldiğini işitmiştim.

Simko Mar Şimon’u öldürmeseydi, diye düşündüm, belki başımıza gelen felaketleri yaşamaz ve cemaatimizden bu kadar çok insanı kaybetmezdik. Dökülen kanın ve çektiğimiz acıların sorumlusu, benim gözümde, Simko ve Mar Şimon’u öldürürken başvurduğu ihanetti.

  1. Özgün editörün notu: Simko, köye yerleştirilen İran askerlerini gereksiz gördüğü için küçümseyerek konuşuyordu.
  2. Emirleşker (Amir Lashkar), yaklaşık olarak “ordu kumandanı” anlamına gelen Farsça bir askerî unvandır.
  3. Özgün editör olayı 30 Haziran 1930’a tarihliyordu. Tarih araştırmalarında Simko’nun İran makamlarınca Uşnuviye’ye çağrıldıktan sonra 30 Temmuz 1930’da bir pusuda öldürüldüğü kabul edilir. Metindeki çatışma ayrıntıları anlatıcının tanıklığı olarak korunmuştur. Bkz. Martin van Bruinessen, s. 91–92, A Kurdish Warlord on the Turkish-Persian Frontier (erişim: 3.9.2026).