Kürtlerin Yahudi cemaati üzerindeki tehdidi dayanılmaz hâle gelmişti. Elimizde hiçbir şey kalmadığından bu koşullarda yaşamamız mümkün değildi. Komşularımız, Kürtlerin girmediği Acem mahallesinde odalar kiraladı; Yahudi mahallesi yavaş yavaş boşaldı. Sonunda biz de yakındaki mahalleye taşındık. Orada Yahudiler arasında yaşıyor, Kürtlerle karşılaşmıyorduk; yine de korku peşimizi bırakmıyordu.
Taşınmamızdan birkaç gün sonra ağabeyim Hoy’a gideceğini söyledi. “Rusya’dan dönerken yanımda çok mal getirmiştim,” dedi. “Kuhna Şehir’deki durumun kötü olduğunu görünce yarısını Tebriz’e gönderdim, öteki yarısını Hoy’da bıraktım. Oraya gideyim; belki bir kısmını geri alır, geçimimizi sağlarız.” Ertesi gün yola çıktı.
Hoy’a vardığında malları bulup kentte yaşayan birine sattı. Alıcı ağabeyimi tanıdıktan sonra cazip bir ortaklık önerdi: parasını işe koyacak, kendisi de elindeki koyun derilerini getirecek, birlikte derileri işleyip ayakkabı satarak kazanç sağlayacaklardı. Ağabeyim düşünüp teklifi kabul etti. Derileri temizleyip işlemeye ve ayakkabı üretmeye başladılar. Ortağı, dürüst ve çalışkan bir adam bulduğunu görünce evinin avlusundaki iki odalı yapıyı ona verdi ve eşini de getirip burada yaşamasını önerdi.
Bu teklif ağabeyime çok çekici geldi. Kuhna Şehir’de mülteci gibi yaşıyorduk; Hoy’da ise kendisi ve eşi için bir ev ve geçim yolu bulmuştu. Zamanla annemle beni de yanına alabilirdi.
İş gerçekten kazanç getirdi. Ağabeyim Kuhna Şehir’e dönüp durumu anneme anlattı ve yakında bizi kasabadaki bu ağır hayattan kurtaracağına söz verdi. Eşini alarak Hoy’a döndü. Yeni ortağı Meşdi Settar iki odayı döşeyip ihtiyaç duyulan her şeyi sağladı. Ağabeyim onun iyi bir insan olduğunu düşünüyordu. Bir ay sonra anneme bir mektup gönderdi: durumu iyiydi, para kazanıyor ve komşularından iyilik görüyordu; fakat beni Hoy’a göndermesini istiyordu. Tebriz’de bıraktığı malları almak üzere oraya gitmesine izin veren bir belge almıştı. Dönene kadar eşinin yanında kalmamı, Tebriz’den döner dönmez de annemi almaya geleceğini yazdı.
Annem beni komşularımızdan birine teslim etti, yolculuk için bir eşek kiraladı, adama para verdi ve beni Hoy’da ağabeyimin bildirdiği adrese götürmesini istedi. Gelişimden birkaç gün sonra ağabeyim Tebriz’e gitti. Rusya’dan getirdiği malların arasında nargile tütünü de vardı. Savaş yüzünden oluşan kıtlık sayesinde bu tütünü Tebriz’de iyi bir kârla sattı.
Bir daha kentte bulunma fırsatı çıkmayabileceğini düşünerek kardeşimiz İbrahim‘in geçici mezarını aradı. Mezarı bulunca kalıcı bir kabir yeri satın aldı ve kardeşinin kemiklerini oraya nakletti. O sırada Urmiye’den üç aile Tebriz’e gelmişti. Satın aldığı yer ihtiyacından büyük olduğu için tapuyu bu ailelerin üzerine geçirmeye karar verdi; böylece alanı Yahudi mezarlığı olarak kullanabileceklerdi. Ailelerden birinin üyesi, ağabeyimin eskiden tanıdığı Bay Baruh’tu ve bu davranıştan çok memnun kaldı. Evrak işleri birkaç gün içinde tamamlandı, ardından ağabeyim dönüş yoluna çıktı.
Bu sırada Meşdi Settar’ın eşi, Şimon’un yokluğunu fırsat bilerek ağabeyimin eşine baskı yapmaya başladı. Mahalledeki kadınlarla birlikte çevresini sardılar; kocasının çoktan Müslüman olduğunu ve adını Şimon’dan Şaban’a çevirdiğini, onun da aynı şeyi yapması gerektiğini söylediler. “Sen de Müslüman ol,” dediler. “Doğru dine katıl; o zaman sana getireceğimiz hediyeleri ve hayatının nasıl güzelleşeceğini görürsün.”
Baskı her gün sürdü. “Doğru dini kabul etmediğin sürece necissin,” dediler. “Avludaki havuza giremez, parmağının ucuyla bile suyuna dokunamazsın.” Günler süren telkinlerden sonra ağabeyimin eşi pes edip kabul ettiğini söyledi. Kadınlar hemen şarkı söyleyip dans etmeye başladılar; sanki evde düğün vardı.
Onu giydirip başını örttüler. Sonra Zarnişan adlı bir imama götürdüler. İmam adını değiştirdi, ona öğüt verdi ve eline tanbahat verdi1. Zamanla din dersleri almaya başladı. Ziyaretine gelenler elini öpüyordu. Artık temiz sayılıyor, havuzda yıkanabiliyor ve başkaları ona dokunabiliyordu.
Bir gün bana, “Sen havuzda yıkanamaz, elini suya sokamazsın,” dediler. “Doğru dini kabul etmedin; havuzumuzu kirletme.” Ağabeyimin eşine yönelttikleri baskı şimdi bana çevrilmişti. Ne zaman onun gibi doğru dine geçeceğimi soruyor, o zaman her şeye dokunabileceğimi söylüyorlardı. Boyun eğeceğime dair hiçbir belirti göstermedim; telkinler yavaş yavaş tehdide dönüştü. Eşyalarımı evdekilerden ayırdılar ve ağabeyimin eşine bana ya da yemek kaplarıma dokunmasını yasakladılar. “Kaplarını kendisi yıkasın,” dediler. “O Yahudi; sana uğursuzluk getirir.”
Ağabeyimin eşinin sustuğunu ve başına gelenlere karşı çıkmadığını gördüm. Geceleri annemi düşünüyordum: gelininin Müslüman olduğunu öğrenirse kim bilir ne yapardı.
Ne yapmam gerektiğini biliyordum.
Gün ağarırken kalktım, hızla giyinip çizmelerimi geçirdim. Kapıyı açıp dışarı koştum. Ağabeyimin eşi beni duydu ve arkamdan yetişti. “Gitme,” dedi. “Bekle, yol için yanına bir şey al.” Onu dinlemeden koşmaya devam ettim. Kent kapısından çıkıp Kuhna Şehir yolunu sordum. Yolun iki gün sürdüğünü ve yaklaşık yüz kilometre olduğunu söylediler.
Ben yolu bir günde aldım. Pesah’a on iki gün kalmıştı2. Kar artık yolu örtmüyor, yalnızca iki yanında birikiyordu; toprak ise çok çamurluydu. Dokuz yaşındaydım, ama çamurun üzerinden bir kuş gibi uçuyordum.
Çok sarsılmıştım. Bir yanda geride bıraktığım ağabeyimin eşi, öte yanda olup bitenleri anlatmam gereken annem vardı. Tehdit ve korku beni öylesine hızlı koşturuyordu ki çamura saplanan çizmemin tabanının kopup geride kaldığını fark etmedim. Çizmelerimi ve çoraplarımı çıkardım, yalınayak koşmayı sürdürdüm.
Sonunda tepesinden Kuhna Şehir’in göründüğü bir tepeye vardım. Güneş, ufkun üzerinde yaklaşık iki insan boyu yükseklikteydi. O ana dek neredeyse hiç durmadan koşmuştum. Kasabayı uzakta görmek beni biraz rahatlattı; ancak o zaman yorgunluğu ve bacaklarımın ağırlaştığını hissettim. Kısa bir süre dinlenmek istedim, fakat öylesine bitkindim ki uyuyakaldım.
Ben uyurken güneş battı. Birden bedenime inen sopa darbeleriyle korku içinde uyandım. Yanımdan bir eşek kervanı geçiyordu; yolculardan biri beni uyandırmak için durmuştu. “Kalk, kalk; burada donacaksın!” dedi. Bütün kaslarım tutulmuştu, ama ayağa kalkıp yürümeye devam ettim. Yürüdükçe bedenim açıldı ve yeniden hızlandım. Karanlık ve soğukta yolun sonu gelmiyor gibiydi. Korku beni daha da hızlı koşmaya zorluyordu.
Kasabaya girip evimize ulaştığımda kapının eşiğine yığıldım. Annem bitkin olduğumu anladı ve beni konuşturmaya çalışmadı. Üzerimi battaniyelerle örtüp uyumama izin verdi. Yolculuğun izleri bedenimdeydi; bütün gece başucumda kıpırdamadan oturdu. Uyandığımda, “Neden bu hâlde geldin?” diye sordu. Ben de olup bitenlerin tümünü bir solukta anlattım.
Annem haberi çok ağır karşıladı. “Bir bu eksikti!” diye bağırdı. “Sekiz çocuğumdan ikisi kaldı; şimdi büyüğü de elimden kayıp Müslüman mı oluyor?” Ağladı, başına vurdu. Sonra birden durup, “Gözlerimle görmeden inanmam,” dedi. “Yarın Hoy’a gideceğiz. Yoksa Şimon’un Tebriz’den dönmesini mi bekleyelim? Hayır; şimdi yola çıkacağız ve gelinimi göreceğim.”
İki eşek kiralayıp Hoy’a doğru yola çıktık. Bir günlük yolculuktan sonra Monanjik adlı köyde geceyi geçirdik. İkinci gün öğleden sonra Hoy’a ulaştık. Yolları biliyordum; annemi doğrudan ağabeyimin evine götürdüm. Kapıya yaklaşıp vurdu.
“Kim o?” diye bir ses geldi içeriden.
“Benim. Kapıyı aç!”
“Kimi arıyorsun?”
“Ben Şaban’ın annesiyim. Gelinimi almaya geldim.”
“Burada öyle biri yok,” diye karşılık verdi ses. “Gelininiz sizden ayrıldı ve doğru dine katıldı. Karışma; defol!”
Annem yerden sert bir cisim alıp kapıya vurmaya başladı. Evde erkek olmadığı için Meşdi Settar’ı çağırdılar. Geldiğinde aynı sözleri tekrarladı: “Ne istiyorsunuz? O artık sizden değil; aranızdan çıktı.” Annem ise, “Onu görmek istiyorum. Yüzünü göreceğim,” diye diretti.
Biz dışarıda tartışırken kapı birden açıldı. Ağabeyimin eşi evden fırlayıp bize koştu, kendini annemin kollarına attı ve ağlamaya başladı. “Burada yalnızdım,” dedi. “İradelerini bana zorla kabul ettirdiler. Beni bulduktan sonra artık senden bir dakika bile ayrılmayacağım.”
Meşdi Settar onları ayırmaya çalıştı, fakat ağabeyimin eşi öfkeyle ona döndü: “Utanmaz bir adamsın, üstelik kendini kutsal biri gibi gösteriyorsun3. İstemediğim bir şeyi bana nasıl zorla kabul ettirirsin? Annemin dininden asla ayrılmayacağım!” Ona küfretti ve yüzüne tükürdü. Avludan hızla çıktık; ağabeyimin eşi evden nasıl yalınayak çıktıysa bizimle öyle yürüdü.
Yeniden iki eşek kiraladık; birine annem, ötekine ağabeyimin eşi bindi. Ben yürüyerek hayvanları hızlandırıyordum. Eşek sahipleri, kırk beş eşek ve on bir kişiden oluşan bir kervanla ilerliyordu. Yanlarında “tekataş” denilen iki tüfek vardı. Kuhna Şehir’in dışındaki Kara Tepe’ye vardığımızda arkamızdan bağırdıklarını duyduk: “Kervanı durdurun, her şeyi bırakın; yoksa hepinizi öldürürüz!”
Kuhna Şehir’deki Acemler, diğer yerlerdekilere göre daha cesur sayılırdı. Tüfekleri taşıyan iki kişi ötekilere, “Siz acele edin,” dedi. “Biz arkadaki haydutları oyalarız. Tepeyi geçince tehlikeden çıkarsınız.” Silahlılardan biri eşekleri hızlandırmak için vurdu. İkinci tüfeği yerde görünce hemen aldım. Adam bana yol kenarındaki hendeğe yatmamı söyledi ve yanıma atladı. Bu sırada kervan uzaklaştı.
Acem, haydutlara, “Kımıldamayın!” diye bağırdı. “İlerlerseniz sizi teker teker temizleriz.” Sözünü bitirir bitirmez havaya bir el ateş ettim. Haydutlardan biri, “Köpek oğlu,” diye söylendi, “bu öldürmek için ateş ediyor.” Beş kişiydiler. Yanımdaki adam teslim olmayacağımızı kesin bir dille söyleyince geri çekilmeye başladılar. Hızla kalkıp kervana yetiştik.
Yolda annem eşek sahibine Hoy’da başımıza gelenleri anlattı. Adam öfkelenip şöyle dedi: “Onlar Şii. Hoy’da neredeyse başkası yoktur. Bağnazdırlar; yalnız sizi değil, kendileri gibi olmayan herkesi necis sayarlar. Ben de Müslümanım, ama biz Sünniler daha ılımlıyız. Kitabı olan her halkı insan olarak kabul ederiz. Ben de başkasının Müslüman olmasını ister ve bunu bir sevap sayarım, fakat onu ikna etmeliyim, zorlamamalıyım. Dinim sevgiyle kabul edilmelidir; aksi hâlde kendi dinime karşı suç işlemiş olurum.” Konuşurken eve vardık.
Ağabeyim Tebriz’deki işini bitirince olup bitenlerden habersiz Hoy’a döndü. Eşini evde bulamayınca kaygıyla ev sahibine başvurdu. Meşdi Settar, “Senin taş gibi sert bir Yahudi annen var,” diye yakındı. “Buraya geldi ve hileyle eşini elimizden aldı.”
Ağabeyim saf görünerek, “Eşimin doğru dini kabul etmemesine şaşırdım,” dedi. “Gidip onu buraya geri getireyim.” Hesaplarını kapattıktan sonra Kuhna Şehir’e doğru yola çıktı. Bütün eşyasını Hoy’da bıraktı, fakat bir daha dönmeye hiç niyeti yoktu.