İçeriğe geç
Bölüm 6 – Son Söz

Son Söz

Askerlik boyunca evdekilerle haberleşip durumlarını sordum. Şartlarının ağır olduğunu biliyordum: Yahudiler ve başka azınlıklar, diğer halk gibi serbestçe dolaşamıyordu. Büyük şehirde bulunmadığıma bir bakıma seviniyor, öte yandan yanlarında olup yardım edemediğim için üzülüyordum.

Bazen dinimin aşağı ve değersiz görülmesine öfke ve kederle doluyordum. Bunu değiştirmek gücümün dışındaydı. Her yerde aşağılanıp kovulduk, sonunda soykırıma uğradık. Acıya alışmış bir halktık; belaların ne zaman biteceğini beklemek, kimi zaman bu halka ait oluşuma karşı bile içimde acı bir öfke uyandırıyordu.

Bu konu üzerinde çok düşündüm. Yahudilerin bir sahibi, önderi ya da kendilerini koruyacak başka bir milleti olmadığı için acının bitmeyeceğinden korkuyordum. Öteki halklar kendilerine güvenerek dimdik duruyor, her yaptıklarının mutlaka karşılık görmeyeceğini bilerek hareket ediyordu.

Sokakta da durum aynıydı. On kişi tek bir Yahudiye saldırdığında başka bir Yahudi yardıma koşmaktan çekinirdi; kendisinin de dövüleceğini bilirdi. Bireyler arasında böyleyse halklar arasında bizi kim kurtaracaktı? Saldırgan yalnız gelmez, arkadaşlarını toplardı. Düşmanlarımız da içimizde cesaret bulunduğunu biliyor, bizi az ve zayıf bırakmak için birleşiyordu.

Yahudi aklının zeki olduğu söylenir. Bana göre bütün insanlar eşit yaratılmıştır. Bizim zekâmız gizemli bir armağan değil, zorunluluğun ürünüdür: yaşayabilmek için başımızı eğdik, korunmak için aklımızı çalıştırdık. Başkaları bize zeki ya da kurnaz dedi, fakat gördükleri cesareti kabul etmek istemediler. “Zeki” sözü, bize saldıracak olanı daha iyi hazırlanmaya da zorluyordu.

Dünyada yaslanacak başka gücümüz olmadığı için hayatımızı ve enerjimizi ticarete verdik; böyle ayakta kaldık. Bize zaman zaman “korkak Yahudi” dendi, ama aksini kanıtlayan yeterince hikâye biliyordum.

Tanıdığım iki kardeş, Tela ile Moşe, işsiz kalınca İran jandarmasına katıldı.1 Üstün başarı gösterip kahramanlık nişanları aldılar. Görev yaptıkları yerlerde eşkıyalık durur, soyguncular işe girişmeden önce bu iki kardeşin bölgede olup olmadığını araştırırdı. Ünleri öylesine yayıldı ki güçlerinin bir tümen kadar olduğu söylenirdi. Üst rütbeliler bile onlar olmadan teftişe çıkmazdı. Buna rağmen otuz yıl hizmet edip en küçük rütbeyi bile alamadılar; çünkü Yahudiydiler.

Daha önce sözünü ettiğim Dava Baba’nın oğlu Şala’yı da hatırlıyordum. İran ordusu Kuhna Şehir mahallesinden kaçarken o Ermenilere karşı savaşmış, askerlerin arkasından kaçmamalarını haykırmıştı. Dinlemeyince cephede tek başına kaldı. Anlatıya göre on iki savaşçıyı öldürüp silahlarını aldı ve ayrıldı. Sonraları çocuklarıyla Rişon LeTsiyon’da yaşadı ve orada öldü. Onu üç kez ziyaret etmeye çalıştım, fakat karşılaşamadık; hakkında bildiğim başka hikâyeler de vardı.

Bu insanları düşündüğümde halkımızda cesaret bulunmadığının söylenemeyeceğini anlıyordum. Onu kuşaklar boyunca eğilip küçülmeye zorlayan şartlardı.

Birinci Dünya Savaşı günleri hakkında Başkaleli bir dosttan başka bir hikâye dinledim. Kasaba dağın yamacındaydı, karşısında geniş bir ova uzanıyordu. Birkaç kez el değiştirmiş, bir dönem Rusların eline geçmişti. Ruslar evlere girip askerî kampa iki tugay yerleştirmişti.

Bir sabah Nevruz ile kırk Kürt askeri dağlardan kasabaya “Allah! Allah!” haykırışlarıyla indi. Gürültüyü duyan Ruslar büyük bir kuvvetin saldırdığına inanarak ovaya kaçtı. Depoları saldıranların eline geçti. Ovada pusuya düştüler ve anlatıya göre hiçbiri kurtulmadı. Daha sonra Ruslar büyük bir güçle geri geldi; bütün halk kaçmak zorunda kaldı.

Mültecilerin çoğu Musul’a yöneldi. Yolda Arap eşkıyalar kaçanların bütün malını alır, pek çoğu şehre çıplak ve yoksul ulaşırdı. Mülteci grupları arasında Moşe ile Tela’nın başında bulunduğu bir Yahudi kafilesi vardı. Eşkıyalarla birkaç kez silahlı çatışmaya girdiler, fakat hiçbir eşyayı bırakmadılar ve Musul’a bütün mallarıyla vardılar. Benim gözümde bu da cesaretlerinin kanıtıydı.

  1. Özgün editörün notu: Tela adı bu şekilde, “Tela”, telaffuz edilir.