İçeriğe geç
Bölüm 5 – Askerlik Hizmetinde

Askerlik Hizmetinde

O yılın ilkbaharında muvazzaf askerlik hizmetine çağrıldım. Kasabamızdan benimle birlikte üç Yahudi daha askere alındı. İşlerimizle, dostlarımdan olan bir subay ilgileniyordu. Beni yanına çağırıp, âdet olduğu üzere askerî polis eşliğinde suçlu gibi yola çıkmamızı istemediğini söyledi. Bana güveniyor, fakat arkadaşlarımı tanımıyordu; bu nedenle yolculuğumuzu yönetme ve dördümüzün de Siirt’te teslim olmasını sağlama görevini bana verdi.

Yola çıkacağımız gün at kiraladık. Birçok devlet görevlisi, subay ve Yahudi cemaatinden kalabalık bir grup bizi kasabanın dışına kadar uğurladı; orada birer birer sarılıp vedalaştılar. Nuri Bey de aralarındaydı. Hangi birliğe verilirsem verileyim, başımdaki subayın adını, rütbesini ve memleketini kendisine yazmamı istedi. “Onu tanımasam bile,” dedi, “kendisine ulaşacak birini bulur, seni kollamasını sağlarım.”

İlk gün yaklaşık sekiz saat at sürdükten sonra Şoşnemirk’e vardık ve geceyi orada geçirdik. Ertesi sabah kendisini köy muhtarının karısı olarak tanıtan bir kadın yanımıza geldi. Muhtarı tanıyordum, fakat eşini daha önce görmemiştim. “Hanginiz Sinyor?” diye sordu; yanıma gelip gözleri yaşlı biçimde bana sarıldı.

Beni başkasıyla karıştırmış olabileceğini söyledim. “Hayır,” dedi. “Hiç karşılaşmadık ama senin hakkında çok şey duydum. Üç arkadaşın sıkıntıya alışkındır; askerlik onlara kolay gelir. Sen başka bir hayat yaşadın, şimdi çok çekeceğini söylüyorlar. Buna inanmıyorum. Altın çamura düşse de değerinden kaybetmez. Orada da kendini sevdirirsin. Evdekiler için kaygılanma; eşin, ağabeyin ve yeğenin iyi olacak. Sen kendine dikkat et, Allah da seni korusun.” Biraz daha konuştuk ve ayrıldık.

O gece bizi bekleyen bilinmezlik içimizi kararttı. Sabah Van’a devam edip akrabalarımıza uğradık. Soğuk havada kiralayacak araba bulamadık; sonunda Diyarbakır’a giden bir kamyon şoförüyle anlaştık. Bizi Garzan’a kadar götürecekti ve açık kasaya bindik. Yanımızda Mekke yolunda bir hacı ile genç, köse bir adam vardı. Rüzgârı kesmek için kasayı bezle kapattık; bir mangal, kömür ve hacı yanımızda değilken içtiğimiz bir şişe rakı aldık. Mekanik arızalar yüzünden Garzan’a ancak üç günde ulaşabildik.

Garzan’da bir otel aradık, fakat aramızdaki Yakup buna karşı çıktı.1 Parası yoktu; asker olduğumuz için karakolun bizi yatırmak, hatta ertesi gün birliğimize göndermek zorunda olduğunu savunuyordu. Onu ikna edemedik; odasını ödemeyi teklif etmem de işe yaramadı. Sevk evraklarımız birbirinden ayrılamadığı için hepimiz onunla karakola gitmek zorunda kaldık.

Durumumuzu nöbetçilere nazikçe anlattım. İçlerinden biri, buraya kadar kendi başımıza geldiğimize göre bir otelde kalıp ertesi sabah yolumuza devam edebileceğimizi; başaramazsak yeniden başvurmamızı söyledi. Yakup sözünü kesti: “Biz askeriz; bize yatacak yer vermek zorundasın.” Nöbetçi bir an düşündü, sonra “Doğru, vermek zorundayım. Benimle gelin,” dedi. Bir kapıyı açıp dördümüzü iç odaya itti.

İçeri girince nereye kapatıldığımızı anladık. Oda, ayakta duracak yer kalmayacak kadar tutukluyla doluydu. Üç arkadaşım bir köşeye sıkışıp çömelerek oturabildi; bizi buraya sürüklediği için Yakup’a öfkeli olan ben ayakta kaldım. Küçük bir yatağın üzerinde oturan Siirtli genç bir mahkûm beni görüp kenarına çağırdı. Biri altıma, biri üstüme olmak üzere iki battaniye verdi. Arkadaşlarımı da yanımıza çağırdım.

Adam hangi suçu işlediğimizi sordu. Asker olduğumuzu, içimizden birinin “yersiz konuştuğunu” ve bu yüzden buraya konduğumuzu söyledim.2 Çevremize bakıp hâlimize şükretmemizi önerdi: yirmi yılı kalanlar vardı; kendisi on iki yıldır içerideydi ve altı yılı daha bulunuyordu. Birimiz su istediğinde, burada su bulmanın zor olduğunu anlattı. Dışarıda toprak kaplar satılıyor, küçük bir testi beş liraya geliyordu. Bir tanesini ancak iki saatte bulup alabildik.

Geceyi kalabalık, küf ve rutubet içinde geçirdik. Sabah bizi karakolun avlusuna çıkardılar. Güneş ışığını görünce yeniden doğmuş gibi oldum. Yakındaki kahvede çay içip yola hazırlandık. Önümüzde yetmiş beş kilometre daha vardı; yine de o odada bir gece daha kalmamak için her zahmete razıydım. Aynı akşam Siirt’e vardık.

  1. Özgün editörün notu: Metinde önce “Moşe” yazılmıştı. Yazar Yakup’u kardeşiyle karıştırmış, hata daha sonra düzeltilmiştir.
  2. Özgün editörün notu: Yani saçma konuştu.