Küçük kasabamızda herkes birbirini tanırdı. Dışarıdan gelen bir Yahudiyi cemaat sıcaklıkla karşılardı. Yaklaşık yüz yirmi kilometre ötede, İran’daki Urmiye’de de bir Yahudi cemaati vardı. Biz mülteciyken oradakiler ailelerimizi ağırlamış, bazısı şehirde kalmıştı.1
Urmiye’den Siyon adlı bir genç gelir, Başkale ve Diyarbakır üzerinden İstanbul’a gider, sonra geri dönerdi. İran’dan mal getirip yol boyunca çeşitli noktalara bırakır, biz de toplatırdık. Kısacası kaçakçılık yapıyordu; fakat onu öylesine severdik ki başlangıçta işinin niteliğini bilmiyorduk.
Bir gün yanında Urmiyeli üç Yahudiyle geldi: Aşer Demedi, Baba Mihael ve Hakşuri. Şmuel Çaço ikisini, biz Siyon’la Mihael’i ağırladık. Ertesi gün Aşer, gümrüğün mallarına el koyduğunu ve yasak eşya çıkabileceğini söyledi. Kırk balya İran halısı ve yirmi çuval kına getirmişlerdi; Siyon’un her şeyi anlatmadığından korkuyordu.
Kasabanın kenarında, askerî depoların yanında, Gavar gümrüğünden geçmiş on balya duruyordu. Başkale memuru şüphelenip yeniden açmak ve tartmak istedi. Siyon’un rengi kaçtı; içinde İran gümüş paraları olduğunu itiraf etti. Asıl sorun şuydu: Gavar’da bir memura rüşvet verip düşük ağırlık üzerinden vergi ödemişlerdi. Tam tartı farkı ortaya çıkaracak ve bütün mala el konacaktı. İncelemeden önce yükün bir bölümünü çıkarmam için yalvardı.
Dostum subay Nuri Gürkan’a gidip gerçeği anlattım: mal sahipleri akrabamdı; sınırda eksik ağırlık göstermiş olmalıydılar ve şimdi tartıyı eşitlemek istiyorlardı. Nuri önce kahve içirdi. Karanlık çökünce bana uzun bir asker paltosu ve şapka verdi; depolara gittik.
Nuri nöbetçiye görevini sordu. Adam depolarla balyaları koruduğunu söyleyince onu korkuttu: “Bunları sana kim teslim etti? Biri eksilirse nasıl ödersin? Sen yalnız depoları koru; mal sahipleri kendi mallarına baksın.” Nöbetçi selam verip itaat etti.
Siyon’u çağırdık. Nuri yüksek sesle kendi mallarını kendilerinin korumasını söyledi, sonra bana istedikleri balyaları alabileceklerini fısıldadı. Adamlar balyaları yakındaki yıkıntılara taşıdı. Sonuncusu öylesine ağırdı ki Nuri’yle ben bile zor kaldırdık. Nöbet değişmeden onu da götürdük. Arkadaşlar gizlemek istediklerini çıkarıp paketleri yerine koydu.
Yeni nöbetçiye Nuri bu kez tersini söyledi: “Balyaları da koruyacaksın.” Sabah gümrükçüler geldi, paketleri açtı, olağandışı bir şey bulamadı. Memurlardan biri yanıma gelip bizi iyi atlattığımı, bir gün karşılığını vereceğini söyleyip gitti.
Balyalardan ne çıkarıldığını görmeye gittim. Kına paketlerinin içinde gümrüklü ipek ve pahalı ipek başlıklar vardı. Siyon, Aşer’e anlatmamam için yalvardı ve Nuri ne isterse vereceğini söyledi.
Nuri’ye teşekkür edip ne almaları gerektiğini sordum. Kızardı: “Onları tanımıyorum. Bunu senin için yaptım; karşılık istemem.” Israr edince evimizde gördüğü semaveri beğendiğini, Siyon gidip geliyorsa onun gibi bir tane getirebileceğini söyledi. İran’dan başka bir şey istemedi.
İyilik içime yük oldu. Kendi semaverimizi hemen Nuri’ye götürüp zorla kabul ettirdim. Siyon’dan bir dahaki gelişinde yerine yenisini getirmesini istedim. Bulursa altından yapılmış, eşi olmayan bir semaver getireceğine yemin etti; yaptığımızın yanında her hediye küçük kalırdı.
Halıları Diyarbakır’a, ipekleri Van’a gönderdik; iyi kârla satıldılar. Siyon daha sonra en az on kez geldi, ama semaver hâlâ gelmedi.
O yolculuktan önce karımın kırık altın bileziğini de ona vermiştim. Başkale’de kuyumcu yoktu; Urmiye’de onarıp zincire çevirmesini istedim. “Sinyor Efendi için başım üstüne,” dedi. Altın da semaverin peşinden gitti. İkisini de hâlâ bekliyorum.
- Özgün editörün notu: Urmiye cemaati savaş sırasında mülteci aileleri ağırladı; bazıları şehirde kaldı.