İlk hizmetimden döndüğümde Başkale artık ayrıldığım zamanki gibi değildi.1 Çevresinde neredeyse her gün çatışmalar ve ölümler yaşanıyordu. Kasabadaki tek fotoğraf makinesi ile banyo malzemeleri bendeydi. Jandarma komutanı sık sık çağırıp olaylarda ölenleri belgelememi isterdi; böylece ceset fotoğrafları çekmeye başladım.
Ardından İkinci Dünya Savaşı başladı. Başkale’ye düzenli gazete gelmiyor, elimize geçen en yeni sayı genellikle on günlük oluyordu. Pille çalışan tek radyo, evimizin yanındaki subay gazinosundaydı. Siviller içeri giremezdi; yayın öylesine uzaktan gelirdi ki on kelimeden ancak birini anlayabilirdik. Subaylar her akşam orada toplanıp savaşın gidişini tartışırdı.
Bazı Yahudiler çevre köylerde ticaret yaparak geçiniyordu. Savaş nedeniyle gayrimüslimlerin çarşının dış sınırından bir kilometreden fazla uzaklaşması yasaklandı. Köylerde alacak toplayan tüccarlar işlerini sürdüremez oldu.
Sonra yeni bir emir geldi: Osmanlı takvimine göre 1312 ile 1340 arasında doğan bütün gayrimüslimler askere alınacaktı.2 Ben de çağrılanlar arasındaydım ve ikinci hizmetime hazırlandım. Yasaklar içinde bunun tek avantajı, diğer Yahudiler kasabada tutulurken askerlerin dışarı çıkabilmesiydi.
Yola hazırdım; fakat askerlik şubesi, diğerleriyle gitmeyeceğimi, meslek sahiplerinin daha sonra ayrı çağrılacağını bildirdi. Başkale’de kaldım; diğerleri yol yapımında çalışmak üzere Manisa ile Akhisar’a gönderildi.3 Bazıları buna sevindi, çünkü daha yaşlılar Aşkale’ye sevk ediliyordu.
Şube komutanı o sırada evimizin alt katında oturuyordu. Birçok kişi neden gitmediğimi anlamadı. Ertoşi aşiret reisinin yardımcısı, “Deli Sabri” diye bilinen biri, subayı açıkça tehdit etti: beni askere gönderirse kısa zamanda “kendini dağda bulacaktı.” Kendisini Şarafan Ertoşi olarak tanıttı; subay beni göndermeyi düşünmediğini söyledi.
Öteki askerler altı ay sonra kışı evlerinde geçirmek üzere bırakıldı, fakat yeniden çağrıya hazır beklediler. İlkbaharda tekrar toplandılar; bu kez ben de katılmaya karar verdim. Başkale’den on dört Yahudi, kimimiz yaya kimimiz atla Garzan’a gittik; oradan trenle Manisa’ya geçtik. Herkes üniformalıydı, yalnız ben sivil giyinmiştim.
Yolda arkadaşlarım kaygımı yatıştırmaya çalıştı. İş, çamaşır ve mutfak görevlerini paylaşacağımıza söz verdiler. Varınca birliklerimize ayrıldık. On üç hemşerim eski birlikleri 21’e, ben ise dokuz yeni askerle birlikte 20. Birliğe verildim. Ayrılığı beklemiyorduk. İstasyonda arkadaşlarım birer birer sarılıp ağladı. Veda yarım saatten fazla sürdü; sonunda birlik askerleri beni düşmana bırakmadıklarını, burada da dostlar arasında olacağımı söyleyerek onları yola çıkardı.
Akşam kampa ulaşıp çamurlu zemine kurmak için bir çadır aldık. Sonra yatak malzemesi için depoya gittik. Ben kenarda bekledim. Ötekiler depo görevlisiyle tartışınca adam onlara eski battaniye, yırtık döşek ve yıpranmış yastıklar verdi. “Kurutun, saman doldurun ve idare edin,” deyip kapıyı kapattı.
Karanlık basınca depo görevlisi beni görüp neden gelmediğimi sordu. Gece biraz daha ilerleyince dönmemi istedi. Döndüğümde kalın, saman dolu döşek, çarşaf, kabarık yastık, çamurun nemini kesmek için yere sereceğim çadır bezi ve bir battaniye daha verdi. Teşekkür edip hepsini çadıra götürdüm. Arkadaşlarım yeni eşyalara şaşırdı; bezi ve battaniyeyi hepimiz yararlanalım diye serdim.
Ertesi gün içtima yapıldı. Subay bizi hamama gönderdi; formları doldurup kazma ve kürek almamızı söyledi. On kişilik tek manga olduk. Her sabah üç yüz kırk kişi, on ikişerli mangalar hâlinde işe çıkıyordu. Bizim başımıza er rütbesindeki Ermeni mühendis Ciray verildi. Beş Kürt er gözetmenlik ediyor, su mühendisi olan yedek subay Adnan da bizimle çıkıyordu.
Mangamızda Diyarbakırlı dört Süryani çiftçi—çapa işinde hızlı ve usta adamlar—ile İstanbul’dan beş Rum vardı.4 İlk gün Süryaniler çok iyi çalıştı. Ben de bu işlerden biraz anlıyor, payıma düşenden fazlasını yapıyordum. Akşam gözetmen işi denetledi ve memnun kaldı.
Ertesi gün çalışma zorunluluğum olmadığı hâlde el arabasıyla fazla toprağı taşıdım. Kürt gözetmenlerin duranların sırtına vurduğunu görünce ara vermeden çalışıyordum. İçlerinden biri, “Beyaz gömlekli, bu kadar çok çalışma,” diye seslendi. Manganın başı olduğumu, sevgimden çalıştığımı söyledim. Cevap hoşuna gitti ve Ciray’ın dikkatini bana çekti.
Mesleğimi sorduklarında hemen müteahhit olduğumu söyledim. Belediyenin imar bürosunda yapılan inşaatları onayladığımı anlattım ve belgelerimi gösterdim. Subay etkilendi; beni birinci manganın başına getirdi. Biz büyük kazı işlerini yapmayacak, diğer mangaların ardından gidip kusurları düzeltecektik.
Miktar bakımından kampın en az iş çıkaran mangasıydık; buna karşılık işimizin niteliği en yüksekti. Övgüler aldık, üstümüzdeki subay da birliğinin bütün birlikler arasında birinci olmasıyla gurur duydu.
- Burada “kasaba”nın Başkale olduğu, Dr. Mordehay (Moti) Zaken’in yer adı açıkça anılmadığında “kasaba” sözcüğünün okuru yanıltabileceği yönündeki editoryal uyarısı doğrultusunda belirtilmiştir. Dr. Moti Zaken ile yazışma, 16.5.2020.
- Özgün editörün notu: Osmanlı takvimindeki 1312–1340 yılları, Miladi takvimde yaklaşık 1894–1921’e karşılık gelir.
- Anlatılan çağrı, 1941’de başta gayrimüslim erkekleri iş birliklerine alan “Yirmi Kur’a Nafıa Askerleri” uygulamasıyla örtüşür. Bkz. arşiv ve basın belgelerine dayalı çalışma (erişim: 3.9.2026).
- Özgün editörün notu: Rum, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye’deki Ortodoks Yunanlar için kullanılan Türkçe bir addır.