Şmuel’in işi için yaptığım yolculuktan dönünce Merziki aşiretinin ileri gelenlerinden Surdeli Osman’la ilgili bir sorun çıktığını öğrendim. İki alaya Ser-Elbak bölgesindeki1 evleri yıkma, köyleri yakma ve aşireti sürme emri verilmişti. Osman’ı tanıyor, onu asi biri saymıyordum; işin nasıl bu noktaya geldiğini anlamak istedim.
Kaymakam ile alay komutanının İran sınır komutanıyla görüşmeye giderken Kerçiyan yakınında Merziki reisi Derviş Bey’e uğradıkları anlatıldı. Askerler kamp kurmuş, heyet yemek yiyip Hanasor’a devam etmeyi planlamıştı. Kaymakam Kemal Bey o sırada yaklaşan dört atlıyı, aralarında Osman’ı gördü.
Atlıların başında Kürt külahı vardı. O sırada külah yasaktı; yalnız şapka giyilebilirdi. Her köylünün şapkası olmadığından köy meydanında birkaç tane tutulur, şehre giden külahını değiştirip dönüşte şapkayı geri bırakırdı. Osman kaymakamı utandırmamak için geri dönmek istedi, fakat kaymakam onu tanıyıp çağırdı.
Derviş Bey konukları güzel karşıladı. Kalabalık odada kaymakam Osman’ın yanına gelip külahın yasak olduğunu bilip bilmediğini sordu ve eliyle başından düşürdü. Aşağılanan Osman öfkeyle çıktı ve kaymakamı öldüreceğini söyledi. Derviş Bey evinde cinayet işlememesi ve aileyi yıkıma sürüklememesi için yalvardı, ama onu yatıştıramadı.
Osman ve adamları köyden ayrılıp yol üzerinde pusuya yattı. Heyet görününce Osman kaymakamı seçip tek el ateş etti. Kaymakam yere yuvarlandı; onu öldürdüğünü sanan Osman, Derviş Bey’in evine döndü. Derviş’in eşi Siti Hanım’a çocukları alıp kaçmasını söyledi. Kadın kocasının emri olmadan gitmeyi reddetti.
Köyün kıyısında jandarma eri Mehmet kalmıştı. Osman’ın adamlarından biri silahını istedi. Mehmet, verirse yargılanıp hapse atılacağını söyleyerek reddetti; adam onu vurup tüfeğini aldı. Siti Hanım cinayeti duyunca çocuklarla kaçmaya razı oldu.
Kaymakam ise yalnızca darbenin etkisiyle düşmüş, yaralanmamıştı. Şehre dönünce Merzikilerin ayaklanıp kasabaya saldırdığını, hükümet kuvvetlerinin onları püskürttüğünü bildiren gizli telgraflar çekildi. Bütün Ser-Elbak köylerinin yakılması ve halkın tutuklanması emredildi. Siirt’ten Birinci Alay geldi ve Başkale’deki Beşinci Alaya katıldı.
Birden bir uçak gördük. Başkale’de havaalanı olmadığından kasabayla İran arasındaki ovaya indi. Uçaktan çıkan binbaşı çizmelerini değiştirdi, ata binip alaya geldi. Müftü Şeyh İlayiddin Arvasi dükkânıma gelip halk adına birlikte karşılamamızı istedi.
Kışlada Beşinci Alay komutanı Hüsnü Bey’le karşılaştık. Birliğin hemen çıkacağını söyledi; müftü yalnız yeni subayın elini sıkmak istedi. Konuşmayı duyan Şükrü Kanatlı2 bizi odasına aldı. Müftüden Kürtleri yatıştırmasını ve yaptıklarını tekrarlamamalarını sağlamasını istedi.3 Müftü, kendi halkını savunuyor görünmekten çekinip beni gösterdi: “O Yahudi, bizden değil; o anlatsın.”
Şükrü, Başkale’de Yahudilerin de bulunduğuna şaşırdı. Kürt köylülerin gösterildiği kadar kötü olmadığını söyledim. Dinledi, elimizi sıktı ve dönüşte uzun uzun konuşacağımızı belirtti.
Alaylar köylere girince her yerde tarlasında çalışan insanlarla karşılaştı. Bütün bölgeyi yakma emri daha o sırada durduruldu. Ser-Elbak’ın otuz köyünde hayat olağan akışındaydı; yalnız Osman’ın boş köyü yakıldı. Şükrü, Derviş Bey’in on iki yaşındaki oğlunu yanına aldı, bakımını sağladı ve sonra devlet bursuyla okula gönderdi. Dönüşte müftüyle bana teşekkür edip sözlerimizin kendisine ilham verdiğini söyledi.
- Ser-Elbak, özgün editörün notuna göre Başkale yakınlarındaki kırsal bölgenin Ermenice adıydı.
- Şükrü Kanatlı (1893–1954), daha sonra Jandarma Genel Komutanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı olan kıdemli bir Türk subayıydı. Bkz. Jandarma Genel Komutanlığı tarihçesi (erişim: 3.9.2026).
- Özgün editörün açıklaması: Sözler isyan ettiği düşünülen Kürtlere yönelikti; müftü de Kürttü.