İçeriğe geç
Bölüm 2 – Mülteciler ve Esirler

Babam David

Golozan‘dayken babama, kız kardeşi Lea’nın Hüsreva’da kaldığını söylediler.1 Lea’nın dört oğlu ile bir kızı vardı.2 Oğullarından biriyle kızı kısa süre önce öldürülmüş, damadı da hayatını kaybetmişti. Baba adlı bir adam, Lea’nın oğlu Yosef’in de yakalanıp kasabaya götürüldüğünü söyleyince babam başına vurup ağladı: “Zavallı kardeşim daha geçen hafta bir evladını kurban verdi; şimdi Yosef’i de mi aldılar?”

Hüsreva, Golozan‘dan bir saatlik yürüyüş mesafesindeydi; babam kardeşini görmeye karar verdi. Şimon o günlerde hastaydı. İşitmeyen ve konuşmayan öteki ağabeyim ise usta bir zanaatkârdı ve Hüsreva’da Ermeni bir ayakkabıcının yanında çalışıyordu. Birkaç saat sonra annem beni babamın ardından gönderdi; ağabeyime de bakacak ve Şimon‘a sıcak içecek hazırlamak için biraz kuru üzüm isteyecektim.

Köydeki dükkânlarda yiyecek kalmamıştı. Ağabeyim her yerde kuru üzüm aradı, bulamayınca işverenine başvurdu. Hasta kardeşimizi anlatınca adam evinden birkaç gramlık küçük bir çıkın getirdi. Aç mültecilerin tarlalardan ot topladığı günlerde bu, paha biçilmez bir armağandı.

Babamı bulup Golozan‘a dönmem gerektiğini söyledim. Şükür ki götürülen Yosef, Lea’nın oğlu değilmiş. Kız kardeşim Emto babamın geceyi Hüsreva’da geçirmesini istedi; o ise içinin rahatladığını, hasta Şimon‘a dönmesi gerektiğini söyledi.

Yolda bir Ermeni grubunu görünce babam çekinip geri dönmek istedi. O sırada onu iyi tanıyan Golozanlı bir kadınla karşılaştık. Aramice, “Ey David, nereye gidiyorsun?” diye sordu.3 Sebebi öğrenince, “Ben Golozanlı Hanna’yım; tüfeğim ve üç fişekliğim var. Canımı veririm, sana dokundurtmam,” dedi. Onunla yeniden yola çıktık ve grubu selamlaşarak geçtik.

Yolun yarısında iki atın dizginini tutan bir adam, babamı görünce “Tüccar David! Seni arıyorduk,” diye seslendi. Arkasında başka bir adam Azeri bir kadına saldırıyordu. Kadın onu durdurmaya çalışınca tüfeğinin dipçiğiyle vurup yere devirdi. İkisi babamı yakaladı; ben ona sımsıkı tutunurken bizi atların arasına sürüklediler.

Babam bana Aramice “Si!” — “Git!” — dedi.4 “Bana tutunma, ölüme gidiyorum.” Ben de gelmekte ısrar edince yalvardı: “Seni de öldürürler. Ağabeyini bul; çok tanıdığı var, belki beni kurtarır.” Bunun üzerine Golozan‘a kadar durmadan koştum ve babamın yakalandığını haber verdim.

Kaçıranları sorunca birinin “kusa”, yani sakalı çıkmayan adam olduğunu söyledim.5 Evdekiler onun acımasızlığını anlatan korkunç hikâyeleri biliyordu. Şimon hastalığı yüzünden çıkamadı; beni Gura adlı bir Nasturiyi çağırmaya gönderdi. Gura aramayı kabul etti, fakat bir yardımcı ve ücret istedi.

Dört altın üzerinde anlaşıldı. Ardından Şimon‘un şapkasını, parayı peşin ve sonunda benim de yolu göstermek üzere gelmemi istediler. Kuhna Şehir’e doğru çıktık, ama önce Hüsreva’ya uğramaya karar verdiler.

Büyük bir eve girdik. Adamlar silahlı tanıdıklarını görünce beni bekletip onlarla kâğıt oynamaya başladı. Dayanamayarak ağladım. Evin Mar Şimun‘un kız kardeşi Surma Hanım‘a, silahlı adamların da onun muhafızlarına ait olduğunu bilmiyordum. Ağlamamı duyunca hizmetçisini gönderdi.

Hizmetçi beni üst kattaki verandaya çıkardı. Surma Hanım gelince gün boyunca başıma gelenleri anlattım. Muhafızlara Aramice öfkeyle, “Zavallı esirlerden ne istiyorsunuz? Neden onları rahat bırakmıyorsunuz?” dedi.

Emri kesindi: “Çocuğun anlattığı adamı bulun. Bulup da oracıkta vurmazsanız benim başörtüm sizin başınızda olsun!6 Gidin, bu kusa’yı bulun; zavallı çocuk babasını kurtarsın.”

Sonra bana, “Ağlama yavrum; babanı getirecekler,” dedi. Yüzümü kendi eliyle yıkayıp kuruladı, yiyecek ve giysi getirtti. Ballı ekmek yedikten sonra, babamı tanıyabilmem için adamlarıyla gitmemi önerdi. Bana yardım eden kadının kim olduğunu ancak evden çıktıktan sonra öğrendim.

Dört Culoyla Kuhna Şehir’e doğru yola çıktım. Bahçelere yaklaşırken başlayan sağanak geçene kadar saklandık. Kasabanın ucuna karanlık çökerken vardık. Yanımdakiler, gece Kürtler ve Acemler saklandıkları yerlerden çıktığı için içeri girmeyi reddetti.

Yalvardım; evimize tek başıma gidip babamın yaralı olup olmadığına bakacağımı söyledim. Biri tüfeğini ve birkaç mermiyi verdi. O kadar küçüktüm ki tüfek arkamdan yere sürünüyordu. Gerçekten ilerlediğimi görünce beni geri çağırıp silahı aldılar: “Bize dünyaları verseler bu kasabaya girmeyiz. İstersen yalnız git.” Korkup ağladım.

Babamın eve dönmüş olacağına, kaçıranların yalnızca mallarını istediğine beni inandırmaya çalıştılar. Yol ayrımında Hüsreva’ya döndüler; ben Golozan‘a yalnız koştum. Dokuz yaşındaydım. Babamın evde beklediği ümidi beni hızlandırdı; vardığımda herkes yas tutar gibi oturuyordu. Gece kaygı ve bölük pörçük uykuyla geçti.

Şafakta işitmeyen ağabeyim bizi uyandırdı. Şimon, tanıdığı Hristiyan bir adama beş altın verip babamızı bulursa daha fazlasını vaat etti. Adamla birlikte Kuhna Şehir’e gittik. Sokağımıza girince ağabeyim “Baba!” diye bağırmamı işaret etti. Eve kadar seslendim, ama onu bulamadık.

Bahçede ailemizin para dolu bir çömlek sakladığı yere gittik. Kazı izleri vardı, çömlek yoktu; yanında babamın sigaraları ile piposu yatıyordu. Kaçıranların ona yeri zorla gösterdiğini anladık.

Ev ev dolaşıp sesim kesilene kadar bağırdım. Sonunda sokağın ucunda yerde yatan birini gördük. Koştuğumuzda babamızı ağzından vurulmuş, ölü bulduk.

Dünyamız yıkıldı. Ağabeyim cesede sarılıp ağladı ve başını tekrar tekrar toprağa vurdu. Oradan geçen bir Ermeni manzaraya dayanamayarak onu durdurdu.

Babamızı Golozan‘a götürmek istedik. Adam atını verdi, fakat ölüyü kaldırmaya yardım etmeyi reddetti: “Ölü birini kaldırmam; hele Yahudiyse hiç.” Ağabeyim bacaklarından, ben gövdesinden tuttum ve büyük çabayla babamızı ata yükledik.

Zorlu bir yolculuktan sonra Golozan‘a ulaştık. Oturduğumuz evin bahçesindeki bir harabeye babamız David‘i gömdük.

  1. Lea, Hacı Yakubi Kaşi’nin eşiydi.
  2. Lea’nın çocukları Kaşi ailesinden Reuven, Yosef, Hillel, Yonatan ve Rivka idi.
  3. Aramice aslı: “Ho David, lekha bazelt?” — “Ey David, nereye gidiyorsun?”
  4. Aramice si: “Git.”
  5. Kusa: sakalı çıkmayan erkek için kullanılan bir niteleme.
  6. Bir erkeğin başına kadın başörtüsü konması burada aşağılama anlamı taşır.