İçeriğe geç
Bölüm 2 – Mülteciler ve Esirler

Özgürlüğe Doğru

Bir gün Culoların bütün boş kuvvetlerini toplayıp Hoy‘a yürümeye hazırlandığını duyduk. Düğüne gidiyormuş gibi gülüp seviniyor, birbirlerine coşkuyla “Hoy‘a gidiyoruz!” diye sesleniyorlardı.

Kent halkıyla İran kuvvetleri savunma hazırlığı yaptı. Hoy surlarla ve suyla doldurulan derin bir hendekle çevriliydi. Hendek üzerindeki köprüler kaldırılmış, ana kapı kapatılmıştı. İran ordusu içeride mevzilenirken Hristiyan kuvvet köyleri yıkarak ilerledi.

Rusya‘da iç savaş vardı; Osmanlılar bu zayıflıktan yararlandı. Ali İhsan Paşa komutasındaki bir kuvvet Azerbaycan üzerinden Tiflis yönünde ilerleyip Culfa’dan Hoy‘a döndü.1 Paşa, İranlı komutandan durumu öğrenince köprülerin yeniden kurulmasını ve düşmanı karşılamak üzere üç taburun surların dışına yerleşmesini emretti.

O gece Hristiyan kuvvet kentin dışına ulaştı ve dışarıdaki ordugâhla çatıştı. Bize anlatıldığına göre iki saat içinde Osmanlı kuvvetinin yarıdan fazlası etkisiz kaldı; savaş gece boyunca sürdü. Sabah saldırganlar terk edilmiş çadırlara girip ayakkabı ve teçhizattan karşılarındakilerin Osmanlı askeri olduğunu anlayınca moralleri çöktü.

Ermeniler ve Culolar Türk askerlerine “kasaplarımız” diyordu. Hoy‘un içine ilerlemekten vazgeçip savunmaya geçtiler. Osmanlı, Kürt ve İran kuvvetleri dışarıdan saldırarak onları geri itmeye başladı.2

Neler olduğunu merak ediyor, ama sormaya cesaret edemiyorduk. Golozan‘da bir gün herkesin köyün kenarında toplanıp Pataver yakınındaki tepeye baktığını gördük. Annemle ben de gittik. Tepeden Osmanlı ateşi geliyor, Culolar her atışa üç top atışıyla karşılık veriyordu.

Hristiyan kadınlar ağlıyor, eşyalarını araba ve atlara yüklüyordu. Bizim de ağladığımızı görünce “Niye ağlıyorsunuz? Gelenler sizi kurtaracak,” dediler. Annem, “Size alıştık; Kürtlerin eline düşersek ne yaparız?” diye karşılık verdi. Bir kadın, “Onlar Kürt değil, Osmanlı ordusu — sizin kurtarıcılarınız, bizim kasaplarımız,” dedi. İçimizden seviniyor, fakat Culolar yanımızdayken bunu belli etmeye korkuyorduk.

Bir süre sonra tepeden bir toz bulutu yükseldi; içinde geri çekilen Ermenilerle Culoları gördük. Onları izlerken çevremizdeki herkes kaybolmuştu. Kaçanlar altınla değerli eşyalar dışında hemen her şeyi bıraktı.

Osmanlı ordusunun gelmesini bekledik, fakat o gece kimse görünmedi. Ertesi öğle birkaç Kürt atlı köye girip ordunun yolda olduğunu söyledi; bu arada kaçamayan hasta ve yaşlı Ermenileri bir evde toplamamızı emrettiler.

Sonunda bir Osmanlı bölüğü gelip Golozan‘ın kıyısında kamp kurdu. Şimon kendisini ve ailemizi tanıtmaya gitti. Tam o sırada bölük komutanı, askerlerin yıpranan üniformalarını onaracak bir terzi arıyordu. Şimon köyde terzi olmadığını, ama elbiseleri yamayabildiğini söyledi.3

Komutan bize bir çadırla dikiş makinesi verdi ve zamanla bizi bölüğün terzileri ilan etti. Şimon kıtlık ve açlığın ağırlaşacağını biliyordu. Kamptaki iş bize hem koruma hem yiyecek sağladı.

Bu güvenlik uzun sürmedi. Hüsreva’dan gelen bir tanıdık, Şimon‘u Osmanlılarla çalışırken görünce tabur komutanına onun esaret sırasında silah taşıdığını ve Ermenilere evlerdeki gizli yerleri gösterdiğini anlattı. “Ermeni olmuş,” dedi.

Tabur komutanı Şimon‘un kurşuna dizilmesini emretti. Onunla dost olan bölük komutanı konuşmasına izin verdi. Şimon, “Evet, tüfek taşıdım. Esirdim; yaşamak için söyleneni yaptım,” diye açıkladı. Bölük komutanı ikna oldu ve olayı üstüne ağabeyimin hayatını kurtaracak biçimde anlattı; emir kaldırıldı.

Askerler ihbarcıyı yakalayıp dövdü ve hapse attı. Sonunda serbest bırakılmasını isteyen yine Şimon oldu.

Askerlere, Hristiyan kuvvetler çekildiğinde neden hemen Golozan‘a gelmediklerini sorduk. Kaçanları köprünün ötesine kadar izlediklerini, orada birçoğunu öldürüp suya attıklarını söylediler. Yalnız küçük bir grubun kurtulduğunu, bu yüzden gece köye gelemediklerini anlattılar.

Hüsreva Yahudileri o gece büyük korku yaşamıştı. Bize aktarılan anlatıya göre Osmanlı askerleri Yahudilerle Hristiyanları evlerden çıkarıp Müslüman olmayanları sıraya dizdi. İyi Türkçe bilen ve daha önce Rusya‘daki esaretten dönmüş Nisan adlı bir Yahudi, Ali İhsan Paşa’yla konuşmak istedi.4

Nisan, “Paşam, neden yaşamaya hakkımız yok? Biz Türküz. Ruslar bizi Türkiye’den esir alıp Kuhna Şehir’e getirdi; Nasturiler orada binlerimizi öldürüp kalanları kamplara götürdü. Her gün kurtuluş için dua ettik ve Tanrı sizi gönderdi. Siz kurtarıcılarımızsınız; şimdi hepimizi yok etmeyi mi emrediyorsunuz?” dedi.

Sözler paşayı duygulandırdı. Görevinin böyle insanları kurtarmak olduğunu, sınır köylerinde Yahudilerin yaşadığını bilmediğini5 söyledi. Yahudileri Hristiyanlardan ayırıp Hüsreva’da boşalan evlere yerleştirdi; Kürtler ve Acemler onlardan sonra girecekti.

Aileler eşyalarıyla bırakılan evlere yerleşti; başka yerlerden at, inek, manda, koyun ve çeşitli mallar getirdi. Osmanlı kuvvetleri İran’da kaldığı sürece hayatımız düzeldi. Hatırladığım kadarıyla bu dönem yalnızca altı ay sürdü.

  1. Ali İhsan Sâbis Paşa (1882–1957), Osmanlı subayı ve daha sonra Türk ordusunda generaldi.
  2. Dr. Mordechai (Moti) Zaken, Asurilerin UrmiyeSalmas bölgesindeki “Büyük Kaçış”ının ve esaretin sona erişini Temmuz 1918’e tarihlemiştir. Bu kronoloji onun notuyla eklenmiştir. Yazışma, 15–16.5.2020.
  3. Terzilik işinin yeri, Dr. Mordechai (Moti) Zaken’in incelemesi ve Michael Demirel’in günlükten aktardığı “Golozan‘ın kenarında” Pataver yakınındaki tepeye bakıldığı cümlesi doğrultusunda Golozan olarak düzeltilmiştir. Yazışma, 16.5.2020.
  4. Hüsreva Yahudileriyle ilgili olay günlük yazarının gözünün önünde yaşanmadı; başkalarından aktarıldı. Golozan anlatısı ile Hüsreva anlatısının ayrımı Dr. Mordechai (Moti) Zaken’in editoryal uyarısıyla belirginleştirildi. Yazışma, 16–17.5.2020.
  5. Özgün metnin notu: Yahudiler genellikle daha büyük kentlerde yaşıyordu.